MALULİYET BİLİRKİŞİLİĞİ KONGRESİ

Sayın akademisyenler, değerli konuklar, değerli katılımcılar, meslektaşlarım; hepinizi saygıyla selamlarım. Bu kongrenin gerçekleşmesinde emeği geçen herkese, özellikle ev sahibi Hacettepe Üniversitesi yöneticilerine ve bildiri sunan, eğitim semineri veren, kongreye katılım sağlayan herkese teşekkür ederim.

 

Diğer saygıdeğer konuşmacılar, maluliyet tazminatı masasının kurumsal tarafında olup, maluliyet tazminatının kurumsal tarafında yaşananları ve bilgilerini aktarmışlardır.

Bense size, Sigorta Mağdurları Derneği başkanı olarak, her gün iç içe olduğumuz ve  masanın diğer tarafında olan yani maluliyet yaşayan mağdurların yaşadığı sorunları aktarmaya çalışacağım.

 

Öncelikle uygulamada görülen ve maalesef kurumsal tarafın göz ardı ettiği en önemli konu şudur:

Sigorta şirketleri, bilirkişiler, hakemler ve diğer gruplar, uzman oldukları bir konuda mesleklerini icra etmektedirler. Oysa, hakkı olan maluliyet tazminatını almaya çalışan kazazedelerin büyük bir çoğunluğu bu konuda hiçbir bilgiye sahip olmayan, hukuki yeterliliği bulunmayan kişilerdir. Daha da önemlisi, bu kişiler, kaza sonucu yaşadıkları bedensel acılar ve ruhsal çöküntülere ek olarak, tedavi sürecinde çalışamadıkları için de ciddi maddi sorunlar ile boğuşmaktadırlar. Dolayısıyla, bu kişilerin uğruna mücadele verdikleri hak, ailece yaşanan ve yaşanacak olan acıların, zorlukların ve sıkıntıların karşılığı olmaktadır.

 

Bu bağlamda, masanın kurumsal tarafının, maluliyet dosyalarında öncelikle, hak sahibinin talebine bakışını değiştirmesini, pazarlık ve köşeye sıkıştırma gibi yaklaşımların artık sergilenmemesi gerektiğini düşünmekteyiz.

 

Maluliyet tazminatı dosyalarında, her türlü donanıma sahip kurumsal yapıların karşında yeterli bilgi birikimi olmayan mağdurlar bulunduğu için taraflar arasında ciddi eşitsizlik göze çarpmaktadır. Maluliyet tazminatı taleplerine karşı yerleşen, 'ticari protokol' tarzı yaklaşımlar ise, kazazedelerin mağduriyetlerini arttırmaktadır.

Yaşamın her alanında olduğu gibi maluliyet tazminat taleplerinde de kötüniyetli veya haksız başvuruların olması mümkündür. Ancak bu tür dosyaların ayrımı son derece kolay olup, her başvuruya kötüniyetli bir başvuru edasıyla yaklaşılmasına ve sürecin zorlaştırılmasına gerek olmadığı gibi bu şeklideki kurumsal bakış açısının da iş yükünü, kurumların ödediği tazminat fer'ilerini ve mağduriyetleri arttırdığı çok açıktır.

 

Bu nedenle, kurumsal tarafın mağdurların yaşadığı sorunlar hakkında bilgi sahibi olabilmesi amacıyla, yaşanan sorunları kısaca aktarmaya çalışacağım.

 

Kaza mağdurları için mücadele ilk olarak, hastanelerde 'trafik kazası' branşından kayıt açtırıp, ücretsiz tedavi  olabilmek için verilmektedir. (25 Şubat) 2011 yılında yürürlüğe giren 6111 sayılı yasa ile (6111 sayılı yasanın 59.maddesi ile değiştirilen 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 98.maddesi), " Trafik kazaları sebebiyle üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmî ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarının sundukları sağlık hizmet bedelleri, kazazedenin sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır." hükmü getirilmiştir. Bu hüküm, trafik kazasında yaralanan kişiler için çok değerli bir düzenlemedir. Ancak, uygulamada, bu hakkın kullanılabilmesinde sorunlar ortaya çıkmaktadır.

 

Kazazedenin ambulans ile hastaneye götürüldüğü hallerde ve ilk götürülen hastanede çoğunlukla ücretsiz tedavi hakkı kullanılabilmektedir. Ancak, yaralının özel araç ile hastaneye götürüldüğü ve özellikle kişinin sağlık güvencesi olduğu durumlarda, kaydı trafik kazası olarak değil kendi sağlık güvencesinden açılabilmekte ve fark ücret talep edilebilmektedir. Yine, tedavinin uzun sürdüğü hallerde, ilk tedavi sonrasındaki kontrol muayene ve tetkikleri yahut fizik tedavi hizmetlerinde, trafik kazası kaydı kapandığı için varsa sağlık güvencesinden yoksa da tamamen ücretli hizmet verilmektedir.

 

Hastane kaydı ve ücretsiz tedavi sorununu atlatan kazazedelerin büyük oranda mağduriyetine sebep olan diğer aşama hasar takip büroları ya da diğer adıyla sigorta danışmanlık firmaları ile gerçekleşmektedir.

 

Özellikle, tedavi sırasında hastanede olan kazazede ve ailesi için çaresizliğin etkili olduğu bu dönemde, hastanelerin acil bölümlerinde nöbet tutan, kazazede ve ailesine telefonla yahut evine giderek ulaşıp, yetki isteyen, kimi zaman maddi zorluk yaşayan kazazedelere borç para dahi veren sigorta hasar danışmanlık şirketi çalışanları kurtarıcı olarak görülmektedir. Ancak, gerekli eğitimi almamış bu kişilerin gerek kazazedelere giderek birebir gerekse internet sitelerinden, maluliyet oranına, tazminat tutarına ve yasal haklara ilişkin verdiği yanlış bilgiler, kaza mağdurlarını hatalı hukuki yollara ve uygulamalara sürüklemektedir. Uzun eğitimler almış ve konusunda uzmanlaşmış aktüer uzmanların bile hesaplaması dakikalar süren tazminat tutarlarının, aktüerya eğitimi almamış bu kişilerce 1 dakikada nasıl hesaplandığı, Adli Tıp uzmanı olmayı bırakın hekim dahi olmayan kişilerin yine aynı şekilde hem de Balthazard Formülünü de kullanarak, daha tedavisi dahi bitmemiş bir kişinin çalışma gücü kaybı oranını yüzüne bakarak nasıl tespit ettiğini anlamak mümkün değildir.

Teknik ve hukuki bilgisi olmayan, maddi sıkıntı ve ruhsal çöküntü yaşayan mağdurlar, umut dolu yaklaşımlara kapılmaktadırlar. Kendilerine yüksek tutarlı tazminatlar alacaklarını söyleyen, henüz kaza geçireli 1-2 gün olmasına rağmen ne kadar maluliyet oranı olduğunu belirleyen ancak ne hekim ne de aktüer kimliği bulunmayan bu kişilerin verdiği hatalı söylemlere inanmaktadırlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aslında, hak sahipleri ile tazminat ödeme yükümlüsü kurumları karşı karşıya getiren ve uzlaşı imkanını ortadan kaldıran en önemli faktör bu şirket çalışanlarının verdiği hatalı bilgiler olmaktadır. Çünkü;

 

Sigorta şirketine başvuru yapıldıktan sonra, sürecin anlatıldığı gibi gitmediğini gören hak sahipleri, yasal sürece bizzat dahil olmakta ve kendilerine hasar takip şirketlerince vaat edilen ama aslında gerçek olmayan beklentilerini alma amacıyla hem daha çok mağdur olmakta hem de kurumları zorlamaktadırlar.

 

 

Sigorta şirketine gerek kendisi gerekse avukatı aracılığı ile başvuru yaparak, yasal süreci başlatan trafik kazası mağdurları açısından zorlu bir mücadele başlamaktadır. Bu süreçte mağdurlar ve vekillerinin karşılaştıkları temel çıkmaz, şirketlerin ve kurumların uygulamaları arasında birlik olmaması ve yazılı mevzuata aykırı şekilde kurumların kendi içlerinde almış olduğu kararlardır. Bu farklılıklar ise, özellikle bu branşta yoğunlaşan avukatları, şirkete göre başvuru yapma, şirkete göre hukuki duruş sergileme zorunluluğunda bırakmaktadır.

 

Bu süreçte yaşanan sorunlar ise kısaca şöyledir:

 

1-  HASAR DOSYASININ TEKEMMÜLÜ:

KTK.nun 99 maddesi ile, sigorta şirketine sunulması gereken belgelerin Genel Şartlar ile belirleneceği düzenlenmektedir. (02/08/2016 tarih ve 29789 sayılı RG. ile değişik) Genel Şartların Ek6.maddesinde ise "sürekli sakatlık" başvurularında sunulması gereken belgeler;

1- Sağlık kurulu raporu,

2- TC kimlik numarası,

4- Kaza tutanağı,

5- Son 3 aylık ücret belgesi

6- Tazminatın yatırılabilmesi için banka hesap bilgileri.

 

Genel şartlar uyarınca, maluliyet dosyalarında hak sahibi tarafından sunulması gereken bilgi ve belgeler bu denli az tutulmuşken, uygulamada hiçbir şirketin bu evraklar ile ödeme yapmadığı, daha birçok belge talep ettiği bilinmektedir. Ek olarak istenen bazı belgeler makul olmakla birlikte, ifade tutanağı, kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı, hastane epikriz raporları ve daha bir çok gereksiz belge de şirketlerce talep edilmektedir.

 

Hatta çoğu zaman bu belgeler tek tek talep edilerek, her bir talebin yerine getirilmesinden sonra hak sahibinden istenen yeni bir belge ile Genel Şartlar B.2.1.maddedeki 8 iş günlük temerrüt süresi ve Sigortacılık Kanunundaki 30/13.maddedeki bekleme süreleri yeniden başlatılarak, süreç aylarca uzatılmaktadır.

 

Yeterli hukuki bilgiye sahip olan başvuru sahipleri, bu süreci en aza indirebilmekte ise de; şirketlerin her talebini yerine getirme eğilimindeki kazazedeler aylarca evrak toplamakla uğraşmakta ve bu süreçte daha da mağdur olmaktadırlar.

 

 

2- SAĞLIK KURULU RAPORU VE MEDİKAL İNCELEME:

 

(3359 sayılı “Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu”, 663 sayılı “Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ve “Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği” )

 

Uygulamada yaşanan farklılıkların ve karmaşanın, bedensel sakatlık yaşayıp mağdur olan kişilere etkisi izah edilmeye çalışılacaktır.

 

Yaptığı araştırmalar sonucunda sakatlık oranı hakkında bir sağlık kuruluşundan heyet raporu alıp, sigorta şirketine başvuru yapan kişilerin sundukları raporlar büyük çoğunlukla kabul edilmemekte ve yeniden rapor alma süreci başlamaktadır. Bu işlemler kazazede için hem zaman kaybettirici, hem masraflı, hem bir çok tetkiki tekrar yaptırmasını gerektiren hem de geçmişte yaşadığı kaza travmasını hatırlatarak ruhsal çöküntüye neden olan bir süreçtir. Aylarca hastaneler arasında mekik dokuyan, muayene olan bir çok kişi, bu tempodan yılıp tazminat hakkından dahi vazgeçmektedir.

 

Heyet raporunun sigorta şirketine sunulmasından sonra; kişinin tüm tıbbi evrakları da istenerek, bu belgeler sigorta kuruluşlarının çalışmakta olduğu medikal firmalara gönderilmektedir. Raporun mevzuata uygun olup olmadığı hakkında bildirilen görüş bir kenara bırakılırsa, geçerli mevzuata göre yetkili kurum tarafından düzenlendiğine kanaat edilen raporlar içerik olarak da incelenmekte ve uzman hekimlerden oluşan heyet tarafından yapılan değerlendirmelerin doğruluğu bu firmalar nezdinde irdelenmektedir. Nadiren de olsa, sehven yapılmış maddi hataların tespit ve tavzihi gerekliliğini makul görmekle birlikte; uzman hekimler tarafından yapılan muayene ve tıbbi değerlendirmeler sonucu heyet raporunda bildirilen tıbbi kanaatlerin, medikal firmalar veya bu firmalara görüş sunan başka hekimler tarafından dosya üzerinden yapılan inceleme sonucu geçersiz görülmesi hatta ve hatta hesaplanan sakatlık oranının değiştirilmesi, aynı yönetmelik çerçevesinde aynı hesaplama esası ile nasıl farklı oran belirlendiğinin anlaşılması çok mümkün değildir.

Bilimsel veri ve esaslara dayanan maluliyet oranı hakkında sigorta şirketleri ile hak sahipleri veya vekilleri arasında yaşanan bu pazarlık süreci etik karşılanmamaktadır. Burada yapılan pazarlık veya kurumlar tarafından daha aza indirilmeye çalışılan oran, hayatı boyunca sakat olup bu maluliyeti yaşayacak olan, o acıya katlanacak olan trafik kazası mağdurunun yaşayacağı zorlukların pazarlığıdır.

 

Zayıf taraftaki mağdurların haklarının temini bakımından, geçerli mevzuat çerçevesinde düzenlenmiş olan ve maddi hata bulunmayan sağlık heyeti raporlarındaki oranlardan daha düşük sakatlık oranları üzerinden hasar dosyalarının kapatılmasının engellenerek, bu konuda cezai yükümlülükler getirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

 

3- HESAPLANAN MALULİYET TAZMİNATI VE PAZARLIK:

Bu hesaplama farklılıklarının ve sigorta şirketlerince bu hesaplamalara aykırı şekilde teklif edilen tutarların, mağdurlara etkisi aktarılmaya çalışılacaktır. Şöyle ki;

 

Sigorta şirketi ile hak sahiplerinin, maluliyet oranında mutabık kalmasının ardından maalesef ki ikinci pazarlık süreci, tazminat tutarı hakkında başlamaktadır.

 

Sigorta şirketine yapılan bir tazminat başvurusunun ardından başlayan inceleme, değerlendirme ve sulh süreçlerinde, sigortanın talebiyle düzenlenen rapor ve belgelere erişim çok zordur. Hasar dosyası içindeki belgeler, belgenin örneği tarafı olan hak sahibine verilmemektedir. Bu belgelerden, örnek alınması imkansız denecek ölçüde zor olan belge ise, sigorta şirketinin başvurusu üzerine yapılmış olan aktüer hesap raporlarıdır.

 

Aktüer hesap raporlarının, şirketlerce "gizli evrak" gibi değerlendirilerek hak sahibine verilmemesinin en temel sebebi ise;

 

Şirketlerin, aktüer bilirkişiler tarafından hesaplanan tazminat tutarını azami limit olarak kabul edip, bu rapordaki tutardan daha az bir rakamın ödeneceğini hak sahibine bildirmeleridir.

Çünkü, sigorta şirketince tazminat tutarının bildirilmesinden sonrasında zorlu bir pazarlık dönemi başlamaktadır. Yeterli hukuki bilgiye sahip olanlar, hakkı olan gerçek tazminat tutarını bilenler, bu pazarlık ve görüşmelerde, geçerli mevzuata göre hesaplanan tüm tazminatın ödenmesini sağlayabilmekte ise de, çoğu hak sahibi yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olamadığından, hakkından çok daha az bir tutara razı olmaktadır.

 

Aslında zayıf tarafta bulunan kaza mağdurlarının korunabilmesi için; kurumların, en az aktüer uzmanlarca belirlenen tazminat tutarının hak sahibine ödenmesinin zorunlu tutulması ve daha az bir tutarın ödenmesi halinde cezai hükümler öngörülen yasal düzenlemeler ile denetimlerin gerekliliği muhakkaktır.

 

4- TEMİNAT KAPSAMI VE MEVZUAT HAKKINDA VERİLEN HATALI BİLGİLER:

 

Hukukun her dalı kendi içinde bir çok özel yasal düzenleme, ilke ve uygulama farkı barındırmaktadır. Bu özel düzenlemeler ise ancak ve ancak o konuda yapılan çalışmalardan edinilen tecrübelerle öğrenilebilmektedir.

 

Özellikle de, uygulama ve ilkelerin büyük ölçüde yönetmelik, tebliğ, genelge ve içtihatlara dayandığı bir konu olan bedensel tazminat ve sigorta hukukunda, mevzuat değişikliklerinin ve tatbikin ne tüm avukatlar ne de vatandaşlar tarafından takibinin ve bilinmesinin imkanı yoktur.

 

Bu özelliğe bağlı olarak da, sigorta hukuku ve özellikle bedensel tazminatlar, her dönem şiddetle tartışılan bir branş olmuştur. Bu belirsizliğin sonucu olarak da, bir çok hatalı bilgi, toplumda ve sektörde doğruymuşcasına benimsenmiştir. Hatalı kabullerden daha kötüsü ise, maalesef ki bedensel tazminat ödeme yükümlülüğündeki şirket ve kurumların, aslında doğru olmadığını bildiği halde hak sahiplerini ve vekil arkadaşlarımızı toplumdaki hatalı bilgilerle yanlış yönlendirmeleridir. Bu yanlış yönlendirmeler sonucu ise, bedensel maluliyet yaşayan bir çok kişi hakkı olan tazminatı talep edemeyeceği kanısına kapılmakta ve bu hakkının takibinden vazgeçmektedir.

 

Bu hatalı bilgilendirmeler ve kabuller ise çoğunlukla hangi hallerin teminat dışı olduğu ve usuli kurallarda yaşanmaktadır. Örneğin, *asli kusurlu sürücünün tazminat hakkı yoktur, *psikolojik maluliyet teminat dışıdır, *her yaralanmada 1 yıl beklemeden alınan engelli heyet raporları geçersizdir veya *bedensel maluliyete bağlı haklar 5 yıllık zamanaşımına tabidir gibi hatalı bilgiler verilmektedir.

 

Bu konulara ilişkin hukuki tartışmalar yıllarca yapılıp bir çok konuda belirsizlikler ortadan kaldırılmıştır. Bu branşta fazla sayıda uygulaması olan kişi ve vekiller doğru kabulleri bilerek, hatalı şekilde reddedilen dosyalarda gerekli hukuki duruşu gösterip tazminat haklarını elde edebilmektedir. Lakin, fazla uygulaması olmayanlar çoğu zaman şirketlerin hatalı yönlendirmesi sonucu hak kaybına uğramaktadır.

 

5- MEVZUAT DEĞİŞİKLİKLERİ SORUNU:

 

Maluliyet tazminatının hangi mevzuat çerçevesinde belirleneceği sorunu, SON DÖNEMLERİN en tartışmalı konulardan biridir.

Trafik kazalarına bağlı bedensel maluliyetin belirlenmesine ilişkin 2918 sayılı KTK.nun 90.maddesi ile ' BK hükümlerinin uygulanacağı' bildirilmekteydi. Bu düzenleme gereğince de, BK genel hükümler çerçevesinde ve özellikle Yargıtay kararları ile de vurgulandığı şekilde, Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Yönetmeliğine göre belirlenecek maluliyet oranı üzerinden,   PMF 1931 tablosu ile 1/Kn kat sayısına göre % 10 arttırım ve % 10 eksilme esasına göre tazminat tutarı belirlenmekteydi. Alternatif olarak uygulanması ısrar edilen CSO tablosunun kullanılarak %3 teknik faiz esası yargıtay tarafından kabul görmemekteydi.

 

14.05.2015 tarih ve 29355 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan ve 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren Genel Şartlar ile gerek teminat dışı haller gerekse tazminat hesabına ilişkin ilkeler bakımından bir çok yeni düzenleme öngörülmüş, yerleşmiş içtihatların aksine sakatlık ölçütü sınıflandırılması ve özürlülere verilecek sağlık kurulu raporlarına ilişkin mevzuat doğrultusunda hazırlanacak sağlık kurulu raporuna göre maluliyetin belirlenmesi zorunluluğu getirilmiş ve A.5.b hükmü ile geçici iş göremezlik tazminatı teminat dışı bırakılmıştır.

 

Yeni genel şartların yürürlüğe girmesi ile tekrardan büyük tartışmalar yaşanmıştır. Her tartışma ve belirsizlik sonucu en çok mağdur olanlar şüphesiz ki, tazminat hakkını kazanmaya çalışan kazazedelerdir. Çünkü, her mevzuat değişimi ve belirsizlik, bir çok tazminat dosyasının yeni veya eski mevzuata dayanarak aslında çoğu zaman bahane edilerek reddedilmesi sonucunu doğurmaktadır.

 

Yeni şartların yürürlüğe girdiği Haziran 2015 tarihinden sonrasında, kazanın gerçekleşme veya poliçenin düzenlenme tarihine bakılmaksızın, derdest veya yeni tüm başvuru dosyaları TRH 2010 tablosu ve 1,8 teknik faiz esasına göre yapılmış, teminat dışı haller yeni düzenlemeye göre değerlendirilmeye başlanmış, tazminat tutarı hesaplanmış dosyalarda dahi ödeme durdurularak, kazazedenin sakatlık ölçütü sınıflandırmasına göre tekrardan rapor alması zorunlu tutulmuş ve çok fazlaca dosya reddedilmiştir. Bu nedenle mağdur olanlar ise tabi ki bedensel maluliyet yaşayan kazazedeler olmuştur.

 

Lakin, normlar hiyerarşisi ilkesi gereğince tebliğ niteliğindeki Genel Şartların, bağlı olduğu Kanuna (KTK ve BK) aykırı olamayacağı ve bu kanunlara dayanmayan bir yetki ile çıkarılan Genel Şartların geçerli olamayacağı genel hukuk ilkelerinden kabul edilerek, yargı organları tarafından yeni genel şartlardaki esaslar benimsenMEmiştir.

 

Yeni Genel Şartlar uyarınca dosyası reddedilen yahut maluliyet tazminatı az ödenen kişilerden yargı yoluna başvuranlar haklarına kavuşabilmiş ise de, çok büyük bir kısım hakkının olmadığına yahut kendisine ödenen tutar kadar hakkı olduğuna inanarak vazgeçmiştir.

 

Halbuki, 01.06.2015 tarihinde tazminat hesabına ilişkin bazı esaslar öngören Genel Şartlar yürürlüğe girmiş ise de, bu tarihte yürürlükte bulunan KTK.nun 90.maddesi tazminat hesabının BK hükümleri çerçevesinde çözümleneceğini öngörüp, tazminat ilkelerinin genel şartlar ile düzenlenebileceğine ilişkin hüküm içermemekteydi. Dolayısıyla özel kanun niteliğindeki KTK. karşısında, bu kanun hilafına hükümler içeren genel şartların uygulanması söz konusu dahi değildi.

 

Yaşanan tartışmalar sonrasında, KTK.nun 90.maddesinde yer alan, 'tazminatın tayininde BK hükümlerinin uygulanacağını' öngören bu düzenleme, 26.04.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6704 sayılı kanunun 3.maddesi ile değiştirilerek, 'tazminat hesabında genel şartlarda öngörülen usul ve esasların uygulanacağı' düzenlenmiştir. İşte kanunda yapılan değişiklik sonucu, artık yeni genel şartlar geçerli ve uygulanabilir hale gelmiştir. Ve işte bu tarihten sonra artık *sakatlık ölçütü sınıflandırılması ve özürlülere verilecek sağlık kurulu raporlarına ilişkin mevzuat doğrultusunda hazırlanacak sağlık kurulu raporuna göre belirlenmiş maluliyet oranı üzerinden, *TRH 2010 tablosuna göre hesaplama yapılması mümkün hale gelmiştir.

 

Fakat uygulamada bir sorun daha ortaya çıkmış ve artık geçerli hale gelen Genel Şartların hangi dosyalara uygulanacağı sorunu yaşanmıştır.

 

Haziran 2015'de yürürlüğe giren yeni genel şartların A.1 maddesi ile 'Bu Genel Şartların kaza tarihi itibariyle uygulanacağı' öngörülmekteyse de, uzunca süre bu madde yok sayılarak, kaza hangi tarihte gerçekleşmiş olursa olsun kurumlar, yeni genel şartları uygulama eğiliminde olmuşlardır.

 

KTK.nunda Nisan 2016 tarihinde yapılan değişiklik sonrası geçerli hale gelen yeni genel şartların hangi kazalara uygulanacağı bakımından yaşanan tartışma ise;  02.02.2016 tarih ve 29612 sayılı resmi gazetede yayımlanan tebliğ değişikliği sonucu çözümlenmiştir. Şöyle ki; bu tarihte eklenen

Genel Şartların C.11 maddesi  de, Bu genel şartların, yürürlük tarihinden sonra akdedilmiş yani 01.06.2015 tarihinden sonra düzenlenmiş ZMMS poliçelerine dayanan tazminat taleplerinde uygulanacağı öngörülmüştür. Kazanın hangi tarihte olduğunun önemi kalmamıştır. Ancak, yeni genel şartlar; 2918 sayılı KTK.nunda 26.04.2016 tarihinde yapılan değişiklik sonrası geçerli ve uygulanabilir hale geldiğinden, Genel Şartların C.11.maddesinin de, kanun değişikliğinin yapıldığı 26.04.2016 tarihinden sonra akdedilen sözleşmeler için hüküm ifade edebileceği kanaatindeyiz.

 

Sonuç olarak, hangi talepler eski genel şartlar hangileri ise yeni genel şartlar hükümlerine tabi olup, hangi yönetmeliğe göre rapor düzenleneceği ve hangi esasa göre hesaplama yapılacağına ilişkin farklı uygulama ve kabuller halen devam etmekte olup, bu konunun da net olarak çözümleneceğini ummaktayız.

 

Bu tartışma ve belirsizliklerden en çok etkilenen tabi ki yine kazazedeler olmaktadır. Asıl üzüntü veren ve yaşadığı büyük acılar sonrasında, hakkı olan tazminatı almaya çalışan kişilere daha az ödeme yapılmasını gerektiren her mevzuatın ve ilkenin doğruymuşcasına dayatılmasıdır. İşte bu tarz yaklaşımlar, etik olmadığı gibi zaten mağdur olanları daha da mağdur hale getiren ve bir çok hak sahibini hakkından yıldıran bir yaklaşımdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

6-  SİGORTA TAHKİM KOMİSYONU:

 

14/06/2007 tarih ve 26552 sayılı RG'de yayımlanarak yürürlüğe giren Sigortacılık Kanunu'nun 30.maddesi ile; sigorta şirketleri ve hak sahipleri arasındaki uyuşmazlıkların çözümü için Sigorta Tahkim Komisyonu kurulmuştur.

 

Kurum, bu branştaki sorunların çözümü için herkes tarafından büyük memnuniyetle karşılanmıştır. Uyuşmazlıkların münhasıran sigorta hukukunda uzmanlaşmış kişilerce kısa zamanda ve net şekilde çözüleceği umuduyla, kuruma yapılan başvurular her geçen gün artmaktadır.

 

Tahkim Komisyonu'nun uygulamadaki etkisine bakıldığında, dosyaların kısa zamanda sonuçlandırıldığı ve mahkemelerin bu branştaki dosyalar bakımından yüklerinin oldukça azaldığı, zaman ve masraftan da tasarruf sağladığı muhakkaktır.

 

Türk Hukukunda, yargı erki devlet mahkemeleri tarafından kullanılır. Bu kuralın istisnası ise tahkim kurumudur. Yani, tahkim komisyonu idari bir kurum olmaktan ziyade yerine getirdiği hizmet yargı hizmetidir. Öyle ki; tahkim komisyonu kararlarının bir kısmı kesin nitelikte olup, tüm kararları kesinleştiğinde mahkeme kararları gibi icra edilebilmektedir.

 

Lakin, bu sistemin layıkıyla fayda getirebilmesi için, her şeyden önce hakemlerin; hakimler gibi hukuk bilgisine ve sigorta hukuku branşında tecrübeye gereksinimi vardır. İşte, harika bir fikir olmasına rağmen uygulamada beklenen faydanın alınamama sebebi bizce kurumun halen kendisini idari bir kurum olarak görüp, kararlarını idari karar olarak değerlendirmesidir.

 

Bunun sebebi ve baştan gelen aksaklık ise, mevzuatta (Sigortacılık Kanunu m.30/8 ve Sigortacılıkta Tahkime İlişkin Yönetmelik m.8 ve 13) hakem veya raportör olabilmek için hukuk eğitimi alma zorunluluğunun bulunmamasıdır.

 

Tahkimde yargılama her ne kadar dosya üzerinden yapılmakta ise de, bu uyuşmazlıkların çözümü için Sigorta Mevzuatına ilişkin özel bilginin yanında zaruri olan HMK, BK ve genel hukuk eğitimi bilgileridir.

Peki, hukuk eğitimi olmaksızın, belirsiz alacak davası ile kısmi dava arasındaki farkın yahut temerrüt ile dava şartı olan başvuru zorunluluğu arasındaki farkın izahı ve doğru tatbiki nasıl olacaktır?

Uygulamada belirsizliğe neden olan diğer bir husus ise şudur:

Kurum uygulamaya yönelik dönem dönem bazı kararlar almaktadır. Sigorta şirketi başvurudan sona belge talep etmişse 15 günlük süre tekrardan başlar, sigorta şirketi 2 den fazla kez belge talep ederse artık 15 günlük başvuru süresini beklemeye gerek yoktur gibi.

Ancak asıl sorun, kurumun kendi içinde aldığı ama aslında tamamen hak sahiplerini etkileyen bu kararların, mağdur ve vekillerinin erişimine açık bulunmayıp, tamamen idari bir kararmış gibi kurum içinde tutulmasıdır.

 

Dolayısıyla, yaşadığı kaza sonucu bedensel maluliyet yaşayan kişilerin daha çok mağdur olmaması ve kurumun kendisinden beklenen faydayı gösterebilmesi için öncelikle adli bir makam olduğu kanısının iç yapıda yerleşmesi ve her adli makam gibi yargılama ve karar mercilerine atanacak kişiler için hukuk eğitim alma zorunluluğu getirilmesi ve kurumun iç yapıda aldığı uygulamaya ilişkin kararların kamuya açık şekilde bildirilmesi gerektiği düşünülmektedir.

 

 

 

Özetle; maluliyet tazminatı haklarında, bir tarafta her donanıma sahip kurumsal yapılar varken, diğer tarafta maddiyat  ve bilgi yönünden zayıf olan mağdurlar bulunmaktadır. Artık eskisi gibi sağlıklı olamayacak ve hayatını bedensel engel ile devam ettirecek olan  mağdurların, uğruna mücadele ettikleri maddi değer; kendileri ve ailelerinin yaşamlarının idamesi için ihtiyaç duydukları ve her şeyden öte hakları olan bir tazminattır. Sakatlık tazminatı haksız bir kazanç kapısı olarak görülmemelidir.

 

Mağdurlar için bu denli önemli olan bir TAZMİNAT veya YAŞADIĞI BEDENSEL ENGELİN ORANI, üzerinde PAZARLIK YAPILABİLECEK değerler değildir. Bilhassa hakkın varlığı hususunda, maluliyet yaşayan kişilere verilen hatalı bilgiler ve dayatmalar etik olmadığı kadar toplum vicdanını da olumsuz etkilemektedir.

 

Bu nedenle kurumların, bilhassa maluliyet dosyalarında daha itinalı davranarak, hak sahiplerinin artık malul kişiler olduğunu ve geleceği için mücadele verdiği gerçeğini göz önünde tutmaları gerektiğini düşünmekteyiz.

 

Sabırla sunumumu dinleyen değerli konuklara ve bu kongrenin tertibi için aylardır emek veren kıymetli Hacettepe Üniversitesi yöneticilerine ve bir kez daha, oturumları yöneten, bildiri sunan herkese en içten şükranlarımı sunuyorum.

 

© 2013-2020 by Simader

T: 0232 489 1090 E: bilgi@simader.org